banner28

Bireyin sağlıklı ve gerçekçi bir "ORTAK YAŞAM İLİŞKİSİ" oluşturamaması; Nevrotik bir kişiliğe sürüklenmesine, kadın ya da erkek, bekar ya da evli/dul olsun, karşı cinsle ya da birlikte yaşadığı insanla veya çevresiyle(toplumla) sağlıklı ilişkiler kuramamasına neden olur..

Böyle bir bireyin çocukluk dönemine ve gelişimine dönüp bakmakta, nasıl bir anne-baba tutumu ile yetiştiğini incelemekte fayda vardır..

Çünkü; kişiliğin anne karnından başlayıp, doğum ve sonrası yaşanan yedi yılda oluştuğunu(çocukluk dönemi) biliyoruz..

Ana babanın çocuğunu açıkça reddetmesi, ya da aşırı koruması veya çocuktan kusursuz davranışlar beklemesi, çocuğuna aşırı düşkünlük göstererek büyümesini engellemesi, ya da ulaşamadığı amaçlarını  çocuğunun gerçekleştirmesini beklemesi gibi "KUSURLU ANA-BABA TUTUMLARI";

Çocuğun gelişimini aksatır,

Kişiliğinin sınırlarını oluşturmasını engeller..

Böyle bir çocuk, yetişkinliğe ulaştığında; insan ilişkilerinde(ortak yaşam ilişkisi) ve karşı cinsle olan ilişkilerinde,

Benliğinin(kişiliğinin) eksik kalmış sınırlarını birlikte olduğu kişiyle tamamlamaya çalışır..

Başlangıçta ilişki sevgi ve umutla başlar..İki tarafın kısa sürede birbirine "aşırı bağımlı"  hale gelmesi, giderek "Açık ya da maskelenmiş kızgınlık(mutsuzluk)" duygularının gelişmesine neden olur..

İlişkinin tarafları diğerini "Özerkliğini engelleyen bir etken" olarak algılamaya başlar..

Böylelikle, sevgiye ulaşmak için kurulan ilişki; olumsuz duyguların egemen olduğu sadist-mazoşist davranışları içeren bir ilişki haline gelir..

Taraflar bu halin bilincinde olmayabilir,

Durumun farkında olabilirler,

Durumun farkında olup görmezden gelebilirler..

Her üç halde de ilişkinin sona erdirilmesi olasılığına karşı geliştirilen yoğun kaygı, korku ve çelişkiler süreci yaşanır..

Sonuçta; taraflar ne yaparsa yapsın huzura ulaşılamaz ve taraflardan biri ilişkiye son verir..

İlişkinin sona ermesi özgürlük yerine, yetersiz kişilikten kaynaklanan bunalımı getireceğinden (Yetersiz kişilik asla mutlu ve huzurlu olamaz), yeni ortak yaşam ilişkisi aceleyle ve gerçek bir seçim yapmadan kurulur, ya da "ilişki kurma korkusu" geliştirilir..

Sonuçta kişi mutsuz, huzursuz, duygusal dünyasının üzerine kabuk örmüş(nevroz hali denilebilir) bir kişi oluverir..

Sonuç olarak "Kendi benliğinin sınırlarını belirleyememiş olma hali" devam eder..

Tutarlı ve olumlu ana-baba davranışları altında gelişen bireylerin kurduğu "Ortak Yaşam İlişkilerinde" ise;

Tarafların her ikisi de "Kendi Benliğinin Sınırlarını Çizmiş ve Kişiliğinin Farkında" olduklarından;

Her iki taraf da birbirine aşırı bağımlı olmaz,

Taraflar kişiliğinin sınırlarını karşı tarafın kişiliği ile tamamlama arayışına girmez..

İlişkinin içinde yok olmaktan korkulmaz..

Üstelik özerk birer taraf olduklarından, bağımsız yaşantılarından edinmiş oldukları zenginlikleri ilişkiye katma becerisini gösterirler..

İlişki zenginleşir, canlanır ve yenilenebilir..

İlişki tarafların birbirilerinin özerkliklerine ve kişiliklerinin sınırlarına saygı gösterebildikleri, birbirini kaybetme korkusu yaşanmadığı, gerçek sevginin yaşandığı mutlu bir birliktelik bağıdır..

KENDİ KİŞİLİKLERİNİN SINIRLARINI BELİRLEMİŞ OLAN BİREYLERİN BİR ARAYA GELEREK KURMUŞ OLDUKLARI böyle bir İLİŞKİ SAĞLIKLIDIR, SORUN YAŞANMAZ..

Kendi kişiliklerinin sınırlarını belirleyememiş bireylerin ilişkilerinde ise sürekli sorunlar yaşanır..

İLİŞKİ NEVROTİK KISIR DÖNGÜ' DEN KURTULAMAZ..

TARAFLAR SORUNLUDUR..

SUÇLAMALAR, GÜVENSİZLİK, TUTARSIZLIK HAKİMDİR..

ALDATMALAR, ALDATILMALAR YAŞANIR..

HUZUR VE MUTLU YAŞAM OLMAZ, OLAMAZ..

YETİŞKİN DAVRANIŞLARI YERİNİ ÇOCUKSU, YARAMAZ, PROBLEMLİ ÇOCUK DAVRANIŞLARI ALIR..

Çapkınlık yapan, kendinden çok küçük/küçük  veya büyük yaştaki biriyle birlikte olan, karısını/kocasını şiddete maruz bırakan, eşi üzerinde sürekli baskı kuran, düşmanca, saldırgan eğilimler gösteren, ya da sürekli ödünler vererek ilişkiyi sürdürmeye çalışan, karşı cinse düşmanca eğilimler gösteren, ilişkinin başarısızlığını çevresine ya da karşısındakine yükleyen, suçlayan, erkeğinden daha erkek davranışlar gösteren, kadınsı davranışlar gösteren, karşı cinsle ilişkiye girmekten korkan, otantik(doğal) davranışlar göstermeyen, orgazm olma güçlükleri çeken/ya da olamayan, acı çeken ya da evli biriyle beraber olma isteği gösteren, kendisine eşinden daha yumuşak ya da sert davranan ikinci bir eşle beraberliğe yönelen, cinsel birleşme erken boşalma/boşalamama sorunları yaşayan, birlikte oldukları kişiyle cinsel ilişkide bulunurken başka birini düşleyen, yaşamdaki tüm çabalarını karşı cinsle olan ilişkilere odaklayan, diğer tür insan ilişkilerini önemsemeyen, eşini ya da eşinden başka ikinci bir ilişkideki muhatabını tapınırcasına ilahlaştıran, eşini aşırı kıskanan, ilişkide duygusallıktan çok cinsel/bedensel yaklaşımlarda bulunan, davranışlarında ikiyüzlü olan, çağdaş dünyanın gerçekleriyle barışık olmayan ve ona uygun yaşam felsefesine sahip olmayan bireyler "KİŞİLİKLERİNİN SINIRLARINI BELİRLEYEMEMİŞ/BÜYÜYEMEMİŞ(ÇOCUK) YETİŞKİNLERDİR..

Prof. Dr. GEÇTAN "Ortak Yaşam İlişkisini" bireysel bazda izah etmekle kalmıyor..

Toplumsal boyuttaki etkilerine de dikkat çekiyor..

Toplumda kadın ve erkeğin birbirilerine yabancılaştığına dikkat çekiyor.."Kadın ve erkeğin birbirilerine yabancılaşması süreci devam ettikçe, tarafların birbirilerini SAHİPLENİLECEK NESNELER olarak yanlış değerlendirme eğilimleri kaçınılmazdır..Üstelik; insan davranışlarında ikiyüzlülüğü pekiştirici kuralların geçerli olduğu toplumlarda (Bizim toplumumuzda bu siyasette ve toplumsal düzenlemelerde ve ilişkilerde çok yaygın), bireylerin bir benlik bütünlüğüne (ADAM/İNSAN OLMAK/KİŞİLİĞİNİN SINIRLARINI BELİRLEYEMEMEK/KENDİNİ YA DA ÇEVREYİ YA DA TOPLUMU TANIMAMAK/KENDİ TOPLUMUNA YABANCI OLMAK) ulaşılmasının mümkün olamayacağını" belirtiyor..

Ve toplumsal siyasal bir gerçekliğe de vurgu yapıyor..

"ÇAĞDAŞ DÜNYANIN GERÇEKLERİYLE KENDİ TARİHSEL MİRASINI UZLAŞTIRICI BİR YAŞAM FELSEFESİ GELİŞTİREMEMİŞ TOPLUMLARIN KRONOLOJİK/fiziksel YAŞIYLA UYUMLU/orantılı OLARAK OLGUNLAŞMIŞ/KİŞİLİĞİNİN SINIRLARINI TAMAMLAMIŞ/ADAM GİBİ ADAM BİREYLER ÜRETEBİLMELERİNİ BEKLEMEK ÜTOPYADIR." diyor..

Bu saptamalara siyasal yaşamımızdan güncel bir iki örnek vermek isterim..

Örneğiin; ANDIMIZ tartışmalarındaki iktidar ve muhalefet açıklamaları ve tartışmaları..

Bu tartışmalar acaba ideolojik görüş ayrılıklarından, farklı yaşam felsefesini/tarzlarını benimsemekten mi  kaynaklanıyor..

Bir gazetecimiz, Şamil TAYYAR televizyondaki kanallardan birinde şöyle diyor.."Biz bir karşı devrim iktidarıyız..Milletimizin desteğiyle dayatmacı/militer/antidemokratik bir anlayışa karşı gelerek iktidar olduk ve 16 yıldır %50'den fazla oy alarak iktidardayız..O nedenle böyle/benzer anlayışın ürünü olan andımızın okunmasını kabul edemeyiz..Temsil ettiğimiz dünya görüşüne/tabanımıza da anlatamayız."

Bir eski Başbakanımız ise şöyle diyor..

"Andımız uygulaması, 1930'lu yılların OTORİTER ZİHNİYETİNİN bir ürünüdür. 2013 yılında pedagojiye aykırı bulunularak kaldırılmıştır"..

Sayın Başkan da şöyle diyor..

"Andımız konusunda Danıştay yetki aşımı yaparak düzenlemeyi iptal etti. Bir takım eski hastalıkların hala bünyemizde yaşadığını gösteriyor. Andın ilk halini Türk Ocakları'nı kapatmasıyla bilinen doktor Reşit Galip yazmıştır. Bu kişi aynı zamanda Türkçe ezan zulmünün de mimarıdır. Andı yazan bu. bu milletin en büyük andı İstiklal Marşı'mızdır. İstiklal Marşı dışında bir ant tanımıyoruz, tanımayacağız. Türküm ben ama şunu söyleyeyim ben Türkçü değilim. O başka bir şey o başka bir şey. Irkçılık bizim dinimizde yasaklanmıştır."http://www.ensonhaber.com/baskan-erdogandan-andimiz-aciklamasi.html

Bütün bu açıklamalar; siyasal/toplumsal ortak yaşam ilişkisini;

Anlayamamak, algılayamamak ya da yanlış algılamak,

Tüm gerçekliğiyle ve bütün yönleriyle hatalı/eksik değerlendirmek,

81 milyonun %51'nin duygu/düşünce/yaşam felsefesini "Ben, Ben" ilişkisi ile sahiplenirken, geride kalan %49'un duygu/düşünce/yaşam felsefesini "Ben ve O, Onlar" ilişkisi kuramamak, kabullenmemek ve %49'un gerçekliğini yok saymak/reddetmek, olarak değerlendirilebilir..

Bu tür kimlik ve değer tartışmaları bireysel alanda karı-koca/kadın erkek arasındaki ortak yaşam ilişkisinde görülebildiği gibi toplumsal/siyasal yaşamda iktidar/muhalefet tartışmalarında da görülebilmektedir..

Bu açıdan bakıldığında; Laik-Antilaik/ Türklük/Türkçülük, Kürtlük/Kürtçülük, Demokratlık/Totaliterlik, Cumhuriyetçilik/Atatürkçülük-Osmanlıcılık, Vatandaşlık/Ümmetçilik vb. kavramlar ve karşı kavramlarla tartışılıyor olması;

Toplumun/iktidarın/devletin tıpkı birey gibi kendi kişiliğinin sınırlarını çizemediğini, tanımlayamadığını, tanımadığını ya da bu konuda güçlük çektiğini,

Çizememekten kaynaklı toplumsal davranış bozuklukları içerisinde debelendiğini,

Gerçeği ve var oluş nedenini/gerçekliğini kaygı/korku/ iktidarı kaybetme/ kendi tabanına izah edememe,  kaygıları yaşama güdüleriyle hareket edildiğini,

Tıpkı karı-koca, kadın-erkek ilişkilerinde bireysel düzeydeki ortak yaşam ilişkilerinde yaşandığı gibi problemlerin çözümünde; karşı tarafı suçlayıcı, ayrıştırıcı, uzlaşmaz, egemen/baskılayıcı tavır ve tutumlar yaşandığını,

Bu tutumlar sonucu tıpkı bireysel bazdaki karı-koca ilişkilerinin bozulması gibi iktidar-muhalefetin bir kısmı(MHP)arasındaki  "Cumhur İttifakı" nın, ya da bir zamanlar "Ne istediniz de vermedikle başlayan ve darbe ile neticelenen" ve "FETÖ YA DA PARALEL DEVLET YAPILANMASI" nın, ya da "ÇÖZÜM SÜRECİ/KÜRT AÇILIMI" ile başlayan ve devlete/iktidara kafa tutmayla devam eden toplumsal ve siyasal ilişkilerimizin başarısızlıkla sonuçlandığını,

Toplumla devlet/iktidar ya da iktidarla muhalefet arasında veya iktidarın paylaşımında, ya da devletin kurumları arasında  toplumsal/siyasal ortak ilişkiler bakımından sağlıklı ilişkiler kurulamadığını görüyoruz..

Danıştay'ın Andımızın tekrar okullarda okunması kararından sonra MEB. lığının "Yürütmeyi Durdurma" davası açması buna örnektir..

Ayrıca;Toplumdan "Andımız" ile ilgili açıklama ve girişimlere karşı bir tepki beklemiyorum..

Çünkü; toplumsal kişiliğimizin sınırlarını tam olarak çizemediğimiz içindir ki, toplumsal duyarlılığımızın üzerine de bir kabuk örerek kenara çekilmiş durumdayız..

EPİLOG(SONUÇ OLARAK);

Toplumsal/siyasal açıdan "Kendi Kişiliğinin Sınırlarını Çizememiş Toplumların/ İktidarın/ Muhalefetin/Devletin Kurumlarının" topluma ve düzene bir katkısı olamayacağı gibi, ağır aksak işleyen ve sorunları günümüz koşullarında ve hayatın gerçekliğinde gitgide artan bireye ve topluma da bir yarar sağlamayacağı, ORTAK SİYASAL VE TOPLUMSAL YAŞAM İLİŞKİLERİNE DE BÜYÜK ZARARLAR VERECEĞİ çok net ve açıktır..

Uluslararası ilişkilerde de bir çok örnek verebiliriz..Ancak; yaşadığımız "Arap Baharı" rezaletini hatırlatmakla, bir de Trump gibi, Suudi Kralı gibi kişiliklerin "Kendi Kişiliklerinin Sınırlarını Çizememiş" ama şansı yaver giderek, kaderin acı bir cilvesi olarak büyük kitleleri yönetme sorumluluğunu üstlenmiş olmaları gerçekliğinin, TOPLUMSAL/SİYASAL bakımdan ULUSLARARASI NEVROTİK VAKA olarak tanımlanabileceklerinin altını çizmekle konuyu kapatalım..

Bizdekilere niye hiç dokundurmuyorsunuz? diyeceksiniz..

Onlardan söz açmak bana dokunduğu için, onlara dokunamıyorum..

Okunması dileğiyle,,

NOT: OKUMAYAN BİR TOPLUMUZ, AMA YAZALIM..YAZACAĞIM..

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.